| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Anasayfa | Künye | Reklam | Seferihisar Rehber | Seferihisar Shop | Foto Galeri | Videolar | Seferihisar Emlak | Anketler | Sitene Ekle | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
KATEGORİLER
HABER ARAEN ÇOK OKUNANLAR |
MEKTUP
MEKTUP “Ancak son ağaç kuruduktan sonra Ancak son nehir zehirlendikten sonra Ancak son balık yakalandıktan sonra Ancak o zaman beyaz adam Anlayacak ki para yenmez” Creek Kızılderilileri Atasözü Önce bir anı: On yıldan fazla oluyor. İçlerinde 11 Avusturalya yerlisi Abourgine’inde bulunduğu 38 kişilik bir kültür gurubu olarak Avusturalya’dan Türkiye’ye geldik. İstanbul’da ve Bursa’da, Abourgine’i, İrlandalısı, Türkü… kültürlerin dostluğa nasıl dönüşebildiğini müziğin evrensel diliyle doğaçlama olarak sunduk. Abourginelerin geleneksel müzik aleti Digirudu ve Davul-Zurna’nın birlikteliğinde Abourgine dansları ile halk oyunlarımızı birleştirdik. Çok keyifliydi… Aynı zamanda da çok öğretici… Abourgineleri tanıdığımı sanıyordum. Çoğu etkinliklerinde, hak arama yürüyüş ve toplantılarında yakın dostlarından birisi olarak bulunmuştum. Bazen trajikomik durumlarda oluyordu. Bir gün Avusturalya’nın başkenti Canberra’da Meclis Binası’nın önündeki “Abourgine Elçiliği” çadırının yıkılmasını önlemek için bulunuyoruz. Avukat “daha önce gözaltına alınanlar öne çıksın!..” dedi. Amacı onları bu protesto etkinliğinin dışında tutup başlarına daha kötü şeylerin gelmesini önlemek… O da ne? Ben ve birkaç arkadaş dışında tüm Abourgineler öne çıktılar. Gözaltına alınmayanı yok!... Başladık gülmeye ve protestoyu birlikte yaptık… Anlatacağım, Abourginelerle bağım var olmasına var ama ilk kez Türkiye gezisinde tam bir ay süreyle geceli gündüzlü onlarla birlikte oldum. Birbirimizi çok daha iyi tanıdık. Bu gezi anılarım içerisinde sıcacık yerini aldı… Abourgineler ilk kez Avusturalya dışına çıkıyorlardı. Tedirgin ve ürkektiler. İstanbul’a indiğimizde ilk izlenimlerini sordum. Şaşkınlıkla başlarını yukarıya kaldırmış bir avuç gökyüzü arıyorlardı. Binalar, binalar, binalar… Göller, nehirler, vadiler, ovalar, dağlar neredeydi? Burada nasıl yaşanabildiğini anlayamıyorlardı. Bir ay sonra büyük bir sevinçle kangurularının, koalalarının, vombatlarının, papağanlarının, kuşlarının arasına döndüler. Onlarla birlikte gelişime değin belki de ülkeme gelmenin heyecanıyla farkına varamadığımı anımsadım; İzmir’e hele bir de yazın iniyorsanız, apartmanların üzerindeki ziftin sıcaktan buharlaşmasıyla bir yangın yerine iniyor gibiydiniz… Sanki yıl 1922 idi ve İzmir yanıyordu… Her şeyi ama her şeyi satıp savan AKP iktidarının “orman vasfını yitirmiş arazi” savıyla sırayı artık ormanlarımıza getirdiğini düşünüyorum… Ağaçlarla birlikte yüreğimizi de yakan orman yangınları da alıp başını gidiyor. Barış Derneği İzmir Şubesi’nin “Barışın Sesi” kitabında, daha önce onlarca kez okuduğum ve beni her okuyuşumda daha da duygulandıran o mektubu gördüğümde Abourginelerle birlikte yaptığım o geziye gidiverdim. Gelin, Duwarmish Kızılderililerinin reisi Seattle’ın, 1850’lerde ABD Cumhurbaşkanı Franklin Pierce’ye yazdığı mektuptan birkaç satırı sizinle paylaşalım: “Washington’daki büyük başkan bize topraklarımızı satın almak istediğinizi bildiren bir haber yolluyor… Biz onun istediğini düşüneceğiz, zira eğer biz satmağa razı olmazsak belki o zaman da beyaz adam tüfeğiyle gelecek ve bizim topraklarımızı zorla alacaktır. Gökyüzü nasıl satılır, ya da satın alınır, ya toprakların sıcaklığı? Bunu tasarlamak bize yabancıdır. İnsan havanın tazeliğine, suyun şırıltısına sahip olamazsa onu nasıl satabilir?.. Bu dünyanın her bir parçası ulusum için kutsaldır, pırıldayan her çam yaprağı, her kumsallık kıyı, karanlık ormanlardaki her sis, her geçit, vızıldayan her böcek ulusumun düşünce ve yaşantılarında kutsaldır… Biz bu toprakların bir parçasıyız ve onlar bizden birer parçadır. O güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimiz, geyik, at ve büyük kartal da bizim erkek kardeşlerimizdir. Yüksek kayalıklar, yeşil çayırlar, tayların ve insanların vücutlarının ılık sıcaklığı hepsi aynı bir aileye aittir. Biz bu ormanlarla seviniriz. Bilmiyorum bizim davranışımız sizinkinden farklıdır. Derelerin ve ırmakların içinden geçerken pırıldayan sular yalnız su değildir, onlar bizim atalarımızın kanlarıdır. Beyazların şehirlerinde sessizlik denen bir şey yoktur. Orada ilkbaharda oluşan yaprakların seslerini, uçuşan böceklerin vızıltılarını işitecek bir yer de bulamazsınız. Fakat bütün bunlar benim bir vahşi olmamdan ve bunları anlayamamamdandır. İnsanlar toprağa tükürürlerse, kendi kendilerinin yüzüne tükürmüş olurlar. Zira biz biliyoruz ki, toprak insana değil, insan toprağa aittir. Her şey bir aileyi birbiriyle birleştiren kan gibi birbirine bağlıdır. Toprağın başına gelen oğullarının da başına gelir. Benim ulusum soruyor, beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzü ve toprakların sıcaklığı, koşan antilopların çabukluğu nasıl satın alınabilir?.. Biz satmağa razı olmadığımız taktirde, beyaz adamın tüfeğiyle gelip topraklarımızı alacağını bilmekteyiz. Fakat biz vahşi insanlarız. Beyaz adam ise geçici olarak iktidardadır ve o kendisini bütün dünyanın kendisine ait olduğu, Tanrı sanmaktadır.” Bu satırların yazarı Reis Seattle’da kim? Ne olacak işte!.. Vahşi bir Kızılderili!.. Ne anlar uygarlıktan!.. Toprağın ne önemi var!.. Satış var satış!.. Koşun koşun… AKP’ye oy verin…
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||