| Seferihisar.com Twitter'da |
|
|
Bu başlığı koyduktan sonra aynı isimde bir TV dizisinin olduğunu öğrendim ama yine de bizim evin hallerini anlatabilmek için başkaca bir başlık bulamadım.
İlk yıllarımız...
Vatani görevimden sonra İstanbul’daki işimi bırakarak 1979 yılında geldiğim Seferihisar’da gazetecilik ve emlak işleriyle uğraşırken 14 Kasım 1982’de Fatma Hanım ile evlendim. 19 Eylül 1983’te dünyaya gelen ilk oğlum İnanç’ın adından yola çıkarak, ‘İnanç Butik’ adı altında tuhafiye dükkânı açtık ve işimizi 3 dalda sürdürmeye başladık. 11 Aralık 1985’te ikinci oğlumuz Fatih dünyaya geldi.
Seferihisar’da ilk çalışan kadın olan eşim Fatma Hanım İnanç Butik’i işletiyor, ben de yan taraftaki ofisimde hem emlak hem de gazeteciliği yürütüyordum. O günlerde çevremizdeki pek çok kişiden aldığımız, “Kadınlar çalıştırılır mı? Kadınların yeri evidir” eleştirilerine aldırmadan çalışmayı sürdürdük.
Haberleri daktilo ile yazıp telefonla Yeni Asır’daki arkadaşlarımıza yazdırdığım günlerde Almanya’nın Esslingen bölgesinde gezerken daktiloya benzeyen Olivetti marka bir yazı makinesi gördüm. Bu makine ekranlıydı. Beğenilmeyen yazılar silinebiliyor, düzeltmeler yapıldıktan sonra aynı makineden çıkış alınabiliyordu. Ayrıca yazılanlar hafızaya da kaydedilebiliyordu.
Yurda döndükten sonra bu ilginç makinenin aynısını İstanbul’da bulup aldım. İşimi bu aletle iyi bir şekilde yürütürken eve döndüğümde üç yaşına gelen Fatih’in ‘Bunun içinde neler var’ diye merak edip cihazı söktüğünü gördüm. Dünyam yıkılmıştı ama makineyi İstanbul’daki servise götürüp üç gün sonra yenilenmiş haliyle geri alınca dünyalar tekrar benim oldu.
Söz Fatih’ten açılmışken, o yıllarda Urla Devlet Hastanesi’nde apandist ameliyatı olmuş, cerrahi müdahaleyi gerçekleştiren doktorlarım, fotoğraf makinem bile ameliyatımın her anını çekmişlerdi.
Evde istirahat ederken Fatih’in, benim ameliyat fotoğraflarını görmek için film makarasını çıkarması ve film ışık alınca bütün fotoğrafların yanması da yazı makinesinin başına gelenlerin bir benzeriydi.
O yıllardan söz açılmışken…
Seferihisar’da yeniliklerin öncülüğünü yapan ve teknolojiyi ilk kullanan bizim aileydi. İlk sekreter çalıştıran da bizlerdik ama aile ve iş çevremiz bu uygulamamızı yıllarca eleştirdi. Sonunda kendileri de sekreter çalıştırma ihtiyacını duydu.
Telefon santralini ilk biz kullandık. Aile ve iş çevremiz bu kez de, “Santralli Karabulut” esprileri yaptı. Siyah beyaz bilgisayar ve faks cihazını da ofisimize ilk biz aldık. Aklı başında iş adamları, ofisimizi ziyaret ettiklerinde bilgisayar ve faks cihazını ilgiyle izliyordu. Hatta bir defasında bir iş adamımızın faksını İstanbul’a gönderirken faks cihazının üzerine atlayıp, “Bu belge bana lazım” demişti, yani belgenin orjinalinin İstanbul’a gideceğini zannetmişti..
Bilgisayar üzerine bir anım…
O yıllarda bilgisayar adı altında bir cihaz çıkmıştı ama bizler bunun nasıl bir alet olduğunu bilemiyorduk. Almanya’da çalışan bir arsa müşterim “Arsayı şu fiyata ver, sana bilgisayar vereyim” dedi. Öneriyi kabul ettim ve tam bir buçuk metre uzunluğunda bir klavye getirdi, Ekranını da tekrar geldiğimde getireyim” dedi. Ben boş durmadım İstanbul’a gidip bu klavyeye uygun ekran aradım ama bulamadım. Zaten kısa sürede tüm dünyada olduğu gibi çoğalan teknoloji sayesinde önce siyah beyaz, kısa süre sonra da renkli bilgisayarlar ev ve ofislerimizde yerlerini aldı..
Bilgisayar çağı ile birlikte internet atağı da dünyada olduğu gibi ülkemizde de yerini alırken, domain yani isim alma yarışı da başlamıştı. O günlerde fiyatı hayli yüksek olan www.seferihisar.com ismini İnanç’ın önerisi üzerine hiç tereddüt etmeden almıştık. O yıllarda tıpkı taksi plakasından para kazanan sektör gibi isim alan firmalar öylesine para kazandılar ki… Örnek sadece bir ‘Tarkan’ isminin 500.000 dolara satıldığını duymuştum…
Gelelim günümüze…
Özetle bizim aile, yani çocuklarımız İnanç ve Fatih tamamen ileri teknoloji içinde büyüdüler. Bizler ileri teknolojide ne alınacaksa düşünmeden alır kullanıma açardık ki hala aynıyız..
Ancak teknolojide öylesine hızlı değişim oluyor ki belirli yaştaki insanlar olarak bunu takip etmek neredeyse imkansız.
Türkçe klavyeyi on parmak yazarken İngilizce yani Q klavye üretimi artınca, F klavye ile daktilo öğrendikten sonra bilgisayara geçen kişiler bu uygulamaya geçmekte zorlandı. Nitekim gazetecilik sektöründe hala çok sayıda arkadaşımız Q klavye kullanamıyor.
yazımın püf noktası…
Geçtiğimiz hafta kendimi öylesine bir teknoloji aksiliği içinde buldum ki digital bilgilerimden endişe etmeye başladım.
Yazı yazarken harflerin yazıldığı ilgeç normal seyrinde gitmiyor, bazen üst, bazen alt paragraflara kayıyordu. Konuyu bu alanda uzmanlaşmış olan oğullarım İnanç ve Fatih’e aktardığımda, "Baba yazarken elin başka tuşlara değiyordur” cevabını alıyorum..
Küçüklüğünden günümüze teknolojinin içinde büyüyen çocuklarım yanlış kanıya varacaklar değildi ya… Ben de tuşlara daha dikkatli dokunuyordum ama bir şey de değişmiyordu..
Aksiliğin son noktası…
Henüz yayınlanmayan İzmir’de bir iş adamı ile röportaj yapıyorum. Maşallah işadamı soruları yanıtlarken cümleleri hakim gibi aralıksız yazdırıyor. Ben'de mahkeme başkatibi gibi şakır şakır yazıyorum ama yazdıklarım bazen üst paragrafın bazen alt paragrafın arasına sıçrıyordu.
İşadamı, sorunu anlayışla karşılıyordu ama arada yönelttiği ‘Nerede kalmıştık’ sorusuna yanıt verirken imleç yine aşağı yukarı seyahat ediyordu.
Yaz mevsiminin sıcaklığı içinde ve yazdıklarımı yerinde bulamamamın üzüntüsüyle ter dökerken röportaja ara verdik ve bir başka gün devam etmek üzere oradan ayrıldık.
Ayrıldık diyorum, çünkü yanımda bir gazeteci arkadaşım daha var. Ayrıldıktan sonra gazeteci arkadaşım diyor ki, “Bu iş adamı arkadaşın bilgisayar kullanmasını bilmiyor mu?” Ben de sorunun nedenini düşünmeden, “Çok iyi biliyor” diyorum. Arkadaşım takılıyor, “O halde sen arzuhalci misin? Soruları gönder, işadamı da düşüne düşüne, cümleleri düzelte düzelte yanıtlarını yazsın..."Gazetecilikte mahkeme hakimi gibi yazdırılan böyle bir röportaj yöntemi yok ki!..” Gazeteci arkadaşımın, o anda benim sıkıldığımı fark ettiği ve moral vermek için bu ifadeyi kullandığını sanıyorum.
Sonuç ne oldu söyleyeyim…
Eve geldiğimde derdimi tekrar İnanç’a aktardım. İnanç, Fatih’e bilgisayarda “touchpad driver” programının olup olmadığını sordu. Yokmuş. Çektiğim bütün çile de bu programın eksikliğindenmiş. Neyse ki o program yüklendi ve sorun çözümlendi.
İşte teknolojiyle iç içe yaşayan bizim evin halleri…
mustafakarabulutyenihaber@gmail.com