| Seferihisar.com Twitter'da |
|
|
Teknolojik her yeni ürün, insan yaşamında önemli kolaylık sağlıyor. Elektriğin bulunmasıyla başlayıp günümüze kadar uzanan yenilikler, giyim kuşamdan beslenmeye, ulaşımdan iletişime, sağlıktan günlük yaşama kadar hayatın her alanında çığır açtı.
Bir asır öncesine kadar kağnılarla, atlı arabalarla, gemilerle aylarca süren yolculuk sonucunda ulaşılabilen mesafelere, artık uçaklarla, birkaç saatte hatta dakikalarla ölçülebilecek zamanda gidilebiliyor.
**
Cep telefonu da bunlardan birisi…
Doğuştan işitme engelli annesinin duymasını sağlamak amacıyla bilimsel çalışmalar yaparken 1876’da telefonu bulan İskoçyalı Alexander Graham Bell’in ‘tel’ üzerinden sağladığı iletişimin, 1973'te Motorola firmasının CEO’su Michael Cooper tarafından ’portatif‘ hale getirilmesiyle icat edilen cep telefonu çağın müthiş icatlarından birisi oldu.
Toplumun tamamına yakını, asrın bu harika cihazını mükemmel bir şekilde kullanıyor. Ama, kavşaklardaki kırmızı, sarı, yeşil ışıkların kendisiyle ilintisini kuramayan trafik magandaları gibi cep telefonu maganları da ellerindeki cihaz ile toplumun diğer kesimlerini rahatsız etmemeleri gerektiğini bir türlü kavrayamıyor.
Güzel bir restorandasınız. Ailenizle birlikte bir yemek planlamış ve masanızı eşiniz dostunuzla paylaşmışsınız. Ama sağınızdan, solunuzdan dakika başına çalan cep telefonları, sık sık sohbetinizi bölüyor.
İster istemez başkalarının yüksek sesli cep telefonu konuşmalarını duymak zorunda kılıyorsunuz.
Bu arada, “Söyle ona, gelirsem canına okurum” , “Üçe asla olmaz, beşten kuruş inmem” gibi konuşmalarla da ‘adam tehdit etmenin’ veya ‘pazarlık yapmanın’ inceliklerini öğreniyorsunuz.
**
Kullanıcılar böyle de hizmet veren operatörler farklı mı? Şu kampanya, bu kampanya derken tüketicinin cebindeki parayı son kuruşuna kadar almanın hesabı içindeler.
Toplum sağlığını hiç düşünmeden evlerimizin dibine kadar baz istasyonu kuruyorlar. Seferihisar Jandarma Er Eğitim Tabur Komutanlığı’nın elli metre yakınına ‘baz istasyonu’ kurdular. Orada vatani görevini yapan yüzlerce askerimiz var. Askeri lojmanlarda da aileler, çocuklar yaşıyor.
Yine Hıdırlık mahallesi Şehit Mehmet İzdal İlköğretim Okulu’nun hemen yanında bir başka ‘baz istasyonu’ kurulu. Orada da okula giden çocuklarımız, öğretmenlerimiz bulunuyor.
Bu istasyonlara itiraz edildiği zaman ‘Efendim, baz istasyonlarının insan sağlığına zararları tam olarak kanıtlanmadı ki!” yanıtı veriliyor. Peki zararsız olduğunun ispatı var mı?..
Bu istasyonların radyasyon yaydığı kesin. Bilgisayarlar da televizyonlar da radyasyon yayıyor ama onların karşısına geçtiğimizde alacağımız radyasyona kendi irademizle razı oluyoruz. Bu yüzden de kimseyi suçlu görmüyoruz.
Ama evimizin, okulumuzun, kışlamızın yanına ‘Baz istasyonu’ kurulurken ‘irademizi’ soran yok… Bazı mahkeme kararları var, ama onlar da yargıçtan yargıça, daha doğrusu bilirkişiden bilirkişiye farklılık gösteriyor. Kimi bilirkişi ‘zararlı’ kimi bilirkişi ‘zararı yok’ diyor.
Zararlı da olsa, zararsız da olsa ben ‘irademe saygı’ istiyorum. Mademki yaşam alanlarımıza kuruluyor, fabrika, tesis kurulurken istenilen ÇED raporlarına esas teşkil eden ‘halk iradesi’ burada da uygulanmalı.
Baz istasyonu kurulmadan önce o alanda yaşayan insanlarla toplantı düzenlenip görüşleri alınmalı, onaylarına sunulmalı…
Halk iradesine saygı bunu gerektirir ama operatörlerde nerde o saygı…
Bu akşam köyümü,çocukluğumu düşündüm biraz...Biz ne kadar kalabalıktık...
Ataerkil aile topluluğu;dede,nine,amca,halalar,kuzenler...
Sahi ne çok kalabalıktık....
Ya komşularımız?
Ak saçlı,nur yüzlü amcalar,nineler...
O ahşap köy evlerimizde idare lambasının loş ışı altında çocukluğumuza anlatılan masallar vardı birde...
Evde pişen tarhanadan bir tas yan komşuya komşuluk hakkı...Bir tabak erişte,bir kap yemek....
Köy imeceleri olurdu...Kızlar ayrı,gelinler ayrı gruplara ayrılır maniler söylerlerdi...Türkülerle hayata renk katan o insanlar nerede hani?
Ne çok kalabalıktık....
Ne güzel adetlerimiz vardı bizim...
Tükenmeye başladık...
Kısa aralıklarla o kalabalık sofralardan birer birer eksilmeye başladılar...
Önce dedeler öldü nineler yenildi ecele...Amcalar gurbete gitti,kızlar evlendi...İştahlı sofraların tadı tuzu kalmadı.
Sonra bizlere yol göründü...Gurbet yollarına düştük...Doğduğumuz yerler değil doyduğumuz yerler vatanımızdır dedik...
Biz bölünmeye ailede başladık...
Geldiğimiz kentlerde apartmanlarla tanıştık...Çocukluğumuzun komşuluk paylaşımlarını yavaş yavaş unutmaya başladık...
Çok katlı sitelere taşındık...
Üstümüzde,altımızda kim oturuyor bilmeden,hiç tanımadan bir birimizden kopuk,içimize dönük bir hayat yaşamaya başladık...
Asansörde,sokak kapısında bir birbirimize selam vermeden,bir günaydın demeden başımız çevirip gittik...
Nerede Fatma nineler...Teyzeler?Bize sevgilerini ve tebessümlerini eksik etmeyen o güzel yürekli insanlara ne oldu?
Bize ne oldu sahi...
Onlar yapmıyorsa biz yaptık mı...Elimizde bir tas çorba,çaldık mı yan komşumuzun kapısını?
Geldiğimiz kentlerde hayata tutunmak adına kendimizi ne kadar kaptırdık meşgalelere...Başımızı sokacak bir ev,araba,çoluk çocuğun okulu,giyimi kuşamı derken geçmişimize ne kadar zaman ayırdık?
Toplum bilimcilerini kaygılandıran bu kopukluk yersiz sayılmaz...Gerçek Türkiye nin gittikçe gerildiği,insanların kamplaştığı ve bölünme kaygısı....
Biz bölünmeye ailede başlamadık mı?
Gelinen noktada artık sosyal hayatın getirdiği kaos umurumuzda değil...Öyle bir hale geldik ki kendimizi düşünmekten başkalarına zaman ayıramaz olduk...
Dostluklarımız değerini yitirdi...Bencil paylaşımlarımız bizi yalnızlığa iterken kabahati başkalarında aradık...Tv dizilerine esir olduk...Kendi içimizde tükenmeye başladık...
Sosyal olguda bu bir sınıf atlama sancısı değildir...Kabuk değiştirme bişr üst sınıfa çıkıp elitleşmeye geçişte değil...Bunun ölçüsü bellidir...Babamız çiftçi iken biz memur olmuşuz,yada babamız işçiyken biz biraz iyi kazanan bürokrat olabilmişiz...Sınıfsal sancıdan ziyade toplumsal bir hastalığa yakalanmışız...
Hep gergin,asabi ve somurtkanız...
Sabahları işe giderken servis bekleyen insanların yüzlerine bakınca gördüklerimiz ne kadar acı...Mutsuz yüzler coğrafyası sokaklar sanki...
Teknoloji çağı bizi mutlu etmesi gerekmez mi?
Gördüğümüz bu gergin yüzler öfkeli de...En küçük bir sözde şiddete yönelik eyleme hazır...Tıpkı bomba gibi ....
Biz bölünmeye ailede başladık...
Yazının başında böyle demiştik...
Evlerden komşularımıza,onlardan mahalleye,köye,derken ülkeye böyle yayıldı bu hastalık...Sosyal doku bozuldu,değerlerimiz yozlaştı...
Birbirine tahammül edemeyen bireyler olduk...Ruh yapımız sağlığımız bozuldu...
Biz böyle değildik...
Sahi bize ne oldu?
Not: cok degerli bir dostumdan alıntıdır...